Yazı Detayı
17 Aralık 2014 - Çarşamba 10:56 Bu yazı 1410 kez okundu
 
Dönemin Bedellisi
Emin Tokatlıoğlu
 
 

Bir zamanlar, meclis önüne yazar kasaların atıldığı daha evvelinde çocuklara öcü olarak “enflasyon canavarı”nın öğretildiği zamanlar, Türkiye’nin ekonomik ve siyasi çalkantılarla metruk bir tekne misali çaresizliğin girdabına doğru yol aldığı zamanlar… Hatırlarsınız; televizyonlarda gazetelerde çarşaf çarşaf, boy boy o zamanlar doğan bir bebeğin bu coğrafyada ne kadar borç ile doğduğuna dair haberler yapılırdı. Oysa bu coğrafyada sadece 80 ve 90larda doğmuş çocuklar değil, bilinen tarihteki tüm insanlık en az bir borç ile doğdu. İnsanlığın gereğiydi çünkü biraz da borçlanabilmek. Bizim talihsizliğimiz Ortadoğu’nun alacaklıları hep daha sabırsız ve daha sert oldu. Ben tarihi sürece fazla girmek istemiyorum zira yol ve yolculuktan daha önemli ve tartışması da daha faydalı olan şey, varış noktamız. Biz geçmişi tartışmayı severiz çünkü ancak geçmişi tartıştığımızda alabileceğimizin en azı kadar sorumluluk borcu yükleniriz. Bu belki de ilk terk etmemiz gereken alışkanlığımız.

Geçtiğimiz günlerde yazılı ve görsel medyada tekrar fazlaca borç kelimesiyle karşılaştık, tabii bu kez dönemin şartları gereği başka bir surette tezahür eden bir borç bu; vatan borcu deniyor. Farkında olarak ya da olmayarak o kadar fazla -daha somut- borçlar ödüyoruz ki devletimize ve bunun da çaresizliğini öyle kabullenmişiz ki; bu sebepten zannediyorum hem biz bu konuyu konuşmayı seviyoruz, hem de muktedirin daha fazla işine geliyor böyle konular. Bu ikisini anlayabiliyorum, anlayışla da karşılıyorum ancak toplumumuzdaki pasif-agresif intikam arzusu her fırsatta olduğu gibi burada da -tabiri caizse- o çatlaklardan dışarı sızarak kendini gösteriyor. Mesela bir savaş gazisi dedi ki televizyonda ”Ben bacağımı kaybettim şimdi gençler parayla askere gitmeyecekler ve benim hakkımı kim ödeyecek?” aynen bunu söyledi. Yani bu arkadaşa göre devletten özgürlüğümü benim için az ya da çok olan bir meblağ karşılığında satın almam yetmiyor bununla beraber sol bacağımı kesip kendisine “Al bu da diyetin” diyerek vermem gerekiyor. Aynı şekilde adaletin sağlaması için yine bir arkadaşımın başka bir gaziye kolunu, daha başkasının da bir şehitlikte canını vermesi gerekiyor anladığım kadarıyla. Bu savaş malûllerine özgü bir durum da değil sağlıklı şekilde gidip dönmüş bir başkası da aynı ödeşme hissiyle “Ben katlandım siz de katlanacaksınız” diyor.

Buradan aslında şunu anlıyoruz ki: Bu ülkeyi bana dedem –anlatılanlar gibi- mutlu ve güzelce yaşayayım diye miras bırakmış olsa dahi; bir başkasının dedesi, onun yaşadığı çileyi yaşayayım diye, beni bu ülkeyle cezalandırmak istiyormuş. Evet, maalesef böyleymiş, yoksa bu nefret ve kötülüklerin tek kuşakta bir anda ortaya çıktığına inanmak biraz naiflik olurdu.

Ve tüm bu kötülüklerin karşısında da bizden beklenen yegâne tepki “Vatan sağ olsun”… Sevdiklerimizin toprağın üzerinde değil de içinde olmasını ne kadar göze alabiliyorsak… Basit ve sıradan hayatlarımızı sevdiklerimiz karşılığında satın almak zorunda olmak, ne kadar makul geliyorsa kulağa… O kadar sağ olsun vatan.

Bütün bu tartışmalar dönerken kendini sol tandanslı olarak tanımlayan muhalefet de “Garibanın çocuğu ne yapacak?” diyerek sosyal demokratlık kimliğine olan borcunu ödediğini düşündü. Bunu söyleyen muhalefet, ülkeye fakirliği ve sosyal adaletsizlik diye nitelenen uygulamaları sanki bedelli askerlikten faydalanacak gençler getirmiş gibi, bu sebeple bedelli askerliğe karşı çıkarak onları cezalandırmayı ilk çözüm olarak gördü. Zaten bu ülkede genelde başkalarının yaptıklarının cezalarını da daha başkaları çekiyor. Aynı muhalefet bu çıkışın siyasi bedelini hesaplamış olacak ki; daha sonra belli bir miktar gelirin altındakilerin bu uygulamadan bedelsiz faydalanması gerektiğini öne sürdü. Mesnetsiz, popülist ve adil olmaktan uzak bir söylem bu. Her zamanki gibi “Türkiye solu” adil olmak yerine “yoksul kardeşlerine” abilik yapmayı tercih etti. Bunlar konuşulurken hiç şunu duyamadık:

Mesela yıllık geliri 24 bin liradan az olan insanlar para ödemesin diye bir önerinin yasalaştırıldığını kabul edelim.

Yıllık 25 bin lira kazanan kişinin günahı nedir de geliri mesela 1 milyon lira olan insanla bir tutacağız kendisini. Bunu duyamadık. Zaten muhalefetin gerçekten somut bir çalışması ve buna dair düzenleme yapılması umudu da olmamıştır muhtemelen. İktidar partisinin en büyük yanlışlarından biridir bu şekilde muhalefeti umutsuzluk ve –hatta daha kötüsü- nihilizme itmek. Bunun sonucunu da sıklıkla tekrar eden sosyal istikrarsızlıklarla gördük, görüyoruz.

Ben küçükken babamın kırmızıda geçip trafik cezası ödediğine şahit olunca kendisine her seferinde parasını ödeyerek kırmızıda geçip geçemeyeceğini sormuştum. O soru uzun süre aklımdan çıkmadı. Yeterince paranız varsa mesela güvenlik şeridini ihlal edebilirsiniz, kapalı alanda sigara içebilirsiniz ve yalnızca parasal müeyyidesi olan her ihlali gerçekleştirebilirsiniz. Çünkü ortalama serveti olan standart bir insanı caydırmak için konulmuş sabit maddi bedeller sizin için çok önemsiz olabilir.

Son günlerdeki bedelli tartışmaları bana tekrar bu sorunları anımsattı. Biraz düşünelim ki kapalı alanda sigara içmenin cezası iki günlük gelirimize eşit olsun. Günlük 40 lira kazanan için 80 lira ve günlük geliri 400 lira olan bir kişi için 800 lira olacaktı. Kırmızıda geçmenin cezasının bir aylık gelirimize denk geldiğini düşünelim, pahalı araçların trafikte daha dikkatli seyredeceğine şahit olurduk çok büyük ihtimalle. Uygulama böyle olsaydı adalet zengine ve yoksula denk şekilde tecelli edecekti. Liberal ekonomilerde zenginleştikçe cezaların hafiflediği ve yalnız yoksulu vuran tatminkâr olmayan yasalar sorunu da aşılmış olurdu böylelikle. Orta vadede ülkemizdeki zengin profilinde de esaslı değişimler olması beklenebilirdi.

Şimdi bedelli askerlik uygulamasındaki sosyal adalet arayışına geri döndüğümüzde yukarıda bahsedilen yıllık gelire oranlı sistem burada da daha adil geliyor kulağa. 18 bin liralık bedel ise eskilere nispeten daha ulaşılabilir olsa da halen yüksek bir meblağ. Zira bedelli askerlik uygulamasından faydalananların büyük çoğunluğu zaten kısa dönem askerlik yapacak insanlar oluyor, yani devlet bir aylık özgürlüğümüze 3 bin lira değer biçmiş oldu. Anadolu’da öğretmenlik yapan biri için yüksek fakat İstanbul’da yöneticilik pozisyonunda çalışan bir kişi için gayet makul… Aynı bedeli ödemiyoruz yani; tıpkı daha hızlı, dolayısıyla kendimiz ve başkaları için de daha riskli, otomobil kullandığımızda aslında aynı cezayı ödemediğimiz gibi…

Bu uygulamalar denkleştirici adalet ilkesiyle uyuşmuyor ve kesinlikle bunlara muhalefet de edilmiyor. Bunu da -hayal kırıklığıyla birlikte- normal karşılıyorum çünkü bunu ifade edebilecek insanın “toplumsal sahnede” olması gerekiyor. Göz önündeki insanların ekserisinin gelir düzeyi dikkate alındığında ödeyecekleri bedelleri ağırlaştırmak istemelerini beklemek hiç rasyonel değil. Tabanın da düşünecek daha önemli şeyleri var maalesef.

Bu seferki bedelli askerlik uygulamasında bir başka önemli husus da bu düzenlemenin TSK’nin muhalefetine rağmen, mümkün olduğunca fazla gencin yararlanacağı şekilde çıkartılmak istenmesiydi. Bununla birlikte belki ordunun profesyonelleşmesinde mihenk taşı olacak bir düzenleme oldu bu. Sözleşmeli er alımının genişletilmesi, ordunun asıl ihtiyaç duyduğu amiyane tabirle “patates soyacak adam” kategorisindeki personel istihdamını da kolaylaştırıyor. Zaten zorunlu askerlik yapanların hemen hemen hepsi ya “evcilleştirilmek” için ya da angarya işleri görerek canlı ve ya gerektiğinde öldürülerek canları ile devlete hizmet etmeleri için silah altına alınıyor. Öyle görünüyor ki devlete hâkim olan zihniyet artık bu anlayıştan uzaklaşmaya gerçek anlamda karar vermiş ve mümkün olduğunca somut adımlar atmak istiyor.

En önemlisi ise politik gelişmelerle beraber, yurttaşlar, zamanında kutsal saydıkları her ne varsa onlardan şikâyetçi olmaya başladıkça, hiçbirinin aslında o kadar da kutsal olmadığıyla artık açıktan yüzleşebiliyor. Haliyle bu tartışmalarda da önemli bir yüzleşmeye vesile oldu. Bilhassa son birkaç yılda artık Adalet ve Kalkınma Partisi “devletleştikçe”, -ironik şekilde- kutsalı devlet olan muhalif zihniyetlerin sivilleşmesine hizmet etti ve ediyor. Bu gelişmeler her şeye rağmen beni umutlandırıyor.

Umuyorum ki artık ordu millet olmadığımız o güzel günlere ömrümüz vefa eder de ulaşabiliriz. Umarım vatanın değil sevdiklerimizin sağ olmasının önemsendiği mutlu geleceği yaşayabiliriz.

Bu yazı benim için çok hoş, çok anlamlı oldu. Bizzat müdahil olmasam bile doğumuna, emeklemelerine şahit olduğum “İkarus bebek” artık büyüyüp, kocaman olup bana da kucağını açtı ve benim ilk yazım oldu bu. Bir aksilik olmazsa düzenli olarak yazmaya çalışacağım. Eğer siz okumaktan keyif alırsanız ben yazmaktan büyük haz duyuyorum. Vesilesiyle bu projeye emek harcayan, bugünlere gelmesini sağlayan herkese teşekkür ederim.

Saygılarımla… Hür düşünüp, hür konuştuğumuz yarınlara...

 
Etiketler: Dönemin, Bedellisi
Yorumlar
Diğer Yazılar
Bizim Gazete
Ulusal Gazeteler
Yazarlar
En Çok Okunanlar
Anketler
Yeni haber sitemizi nasıl buldunuz ?
Anketler
Final döneminin sonunda bütünlemeye kalmayacağınıza inanıyor musunuz?
Anketler
Hukuk fakültelerindeki eğitimden memnun musunuz?
Süper Lig
Takımlar
P
Av
M
B
G
O
Arşiv Arama
Modül 1

Bu modül kullanıcı tarafından yönetilir, ister kod girilir ister iframe ile içerik çekilir. Toplamda kullanıcı 5 modül ekleme hakkına sahiptir, bu modül dahil tüm sağdaki modüller manuel olarak sıralanabilir.

Haber Yazılımı